28 Ağustos 2009 Cuma

Filozof Çocuk


Geçen günlerde BBC, bir araştırmayla çocukların ebeveyinlerine sorduğu en zor on soruyu belirlemiş. Çocuklar adeta birer filozof edasıyla anne-babayı köşeye sıkıştırmaktadır. Çocukların hiç felsefe dersi görmemelerine rağmen sorduğu sorular anne babaları cidden terletecek cinsten. Sorulara dikkat edilirse, aslında felsefenin ne kadar temelde yatan bir ihtiyaca cevap aradığı ortaya çıkıyor. Dahası felsefe, dünyaya çocuk gözüyle bakabilmek ve özünde çocuk olarak kalabilmek gibi görünüyor. Olan bitenin neden başka türlü değil de, böyle olduğu sorusu her filozof ve aslında her çocuk için kendi varlıklarının bir parçası haline dönüşür. Bunları sormadan edemezler. İşin ironik yanı ise ebeveyinlerin bu sorulardan bi haber olması. Bu dünyada hiç büyümemek felsefenin devam etmesinin koşullarından biri gibi duruyor sanki. "Yetişkin" sayısı ile felsefe arasında ters orantı bile kurulabilir. Bücürlerin sorduğu şu soruların güzelliğine ve derinliğine bakarmısınız...

-Anne, insanlar başka insanları neden yalnız bırakmaz? (Kesinlikle devlet ve toplum felsefesinin, sosyolojinin ve sosyal psikolojiinin ilgilendiği temel bir soru)

-Baba, zaman nedir? (Bu soru okadar çetrefilli ki, felsefe ve fizik hala tatmin edici bir cevaba ulaşamamıştır, "zaman" felsefenin en içinden çıkılmaz sorularından birisidir)

-Anne, Tanrı neden kedimin ölmesine izin verdi? (Din felsefesi ve daha özelinde kötülük problemin temelinde yer alan dinamiklerle ilgili bir soru)

- Baba, ben neden pembeyi seviyorum ? (Burda da öz ve varoluş arasındaki öncelik-sonralık ilişkisi irdelenebilir)

- Anne, arkadaşımın neden iki babası var ? :)) Yorumsuz...

5 Ağustos 2009 Çarşamba

İsteme

Herkes, isteğini hayata geçirdiği sürece özgür olduğunu düşünür... Fakat asıl mesele bu değil... Gerçek sorun şu soru sorulduğunda ortaya çıkar: "İsteyebilir misin?" Daha doğrusu "istemediğin bir şeyi isteyebilir misin?"

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Özgürlük Nedir ?



Nedensiz olmak mı?
Nedeni siz olmak mı?
Nedeni bilmek mi?
Nedene dur demek mi?



14 Mart 2009 Cumartesi

Schopenhauer, Nietzsche Karşı Karşıya



Yaşama yönelik tutumları dikkate alındığında Schopenhauer ve Nietzsche adeta iki farklı kutupta yer alır. Schopenhauer söz konusu olduğunda; kendisi, yaşama yönelik takınabileceğimiz en iyi tutumun ona olabildiğince az bağlılık göstermek olduğunu düşünür. Yaşam özünde, sonu gelmez istemelerin ve bu istemeleri gerçekleştirme çabası nedeniyle aralıksız acının ortaya çıktığı bir yerdir. Özünde anlamsız olan dünya, herhangi yüce bir amaçtan yoksundur ve bu dünyada biz boşu boşuna isteklerimizi gerçekleştimek adına durmadan uğraşır dururuz, oysa Schopenhauer amaçlarımızın elimizle şişirdiğimiz ve kaçınılmaz olarak gene elimizde patlayacak olan köpükten balonlara benzedğini düşünür. O halde yapılacak en iyi şey yaşamın içinde olabidiğince az yer almaktır. Hatta ona bütünüyle sırt çevirmek ve en üst düzeyde isteklerimizi dizginlendirmek ve susturmak yapılacak en bilgece davranıştır.

Oysa Nietzsche söz konusu olduğunda Schopenhauer'ın tam tersi bir tutumla karşılaşırız. Nietzsche, Schopenhauer'ın yaklaşımını korkakça değerlendirir, ve yaşamdan sırt çevirmenin insanın kendisine sırt çevirmesi anlamına geldiğini düşünür. Yaşamı olabilecek en üst düzeyde kucaklamamız gerektiğini ileri süren Nietzsche her anımızı, sanki o an sonsuzca tekrarlanacakmışcasına yaşamımızı önerir.
Yaşamı her yanıyla onaylama, onu bütünüyle benimseme ve aslında kendi yaşamına hükmedip kendi değerlerini yaratma onun en önem verdiği davranış biçimleridir.

Nietzsche ve Schopenhauer kanımca yaşama yönelik bakışın en iyi iki örneğini teşkil eder. Yaşam ile kurulan bağın iki düşünür için çok farklı bağlamları vardır ve her ikisinin de farklı düşünce kutuplarında yer aldığı çok açıktır. Ne var ki farklılık esasında Schpenhauer'ın kendi düşüncesini meydana getirirken, dünyanın kendisinden yola çıkmasından, Nietzsche'nin ise doğrudan doğruya somut insanı merkeze alarak bir düşünce gerçekleştirmesinden kaynaklanır. Aslında soru hep temelde yatana ilişkindir. Yaşam özünde nedir? Bu soruyu Schopenhauer dünyadan yola çıkarak cevaplamaya çalışır ve karamasar bir yaşam resmine sahip olur. Nietzsche ise tek insandan, yani kişiden yola çıkar ve bambaşka bir yaşam kavrayışına ulaşır.

11 Mart 2009 Çarşamba

Darwin



Canım ülkemde Tübitak gibi bir kurum Darwin'i kapağına koyamayacak kadar yozlaştıysa, artık bu ülke için yapılacak pek bir şey kalmış gibi görünmüyor... Çok yazık...

Haberle ilgili bir kaç bilgi ve yorum...
Olayın gerçeği

Türker Alkan'ın Yazısı

Haluk Şahin'in Yazısı

8 Mart 2009 Pazar

Yanlış Hayat...


















" Yanlış bir hayat doğru yaşanmaz" - Theodor W. Adorno

Planet Earth

Bu fotoğraflarlardan bazılarını mutlaka bir yerlerde görmüşsünüzdür, çok şey söylenebilir ama her kare o kadar güçlü bir anlatıma sahip ki, üzerine söylenecek her şey yetersizlik hissi uyandırır. Bırakalım da fotoğraflar konuşsun... Dünyanın nasıl bir yer olduğunu bu görüntülerden daha iyi anlatan başka bir şey bulmak oldukça zor olsa gerek...
























28 Şubat 2009 Cumartesi

Hayat, Bilim ve saire...

Önceki yazıda dile getirdiklerimin, bir bilim düşmanlığı ve mistisizm savunusu gibi görünmesi ihtimaline istinaden açıklayıcı olacağını umduğum bir kaç satır yazmak istiyorum.

Dünyada tanrısallaştırılmış ve adeta bir mit haline getirilmiş her düşüncenin yararsız, dahası zararlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü böylesi bir yaklaşımın olan bitene, dahası hayata daima sadece tek bir açıdan bakmayı gerektirdiği ve bu yüzden de tam anlamıyla düşünsel bir faşizme yol açtığı kanısındayım. Her şeyi dinle açıklamak ve geri kalan her şeyi dine tabi kılmak faşistçe bir düşüncedir. Aynı şekilde her şeyi bilimin eline bırakmak ve onu her şey için tek otorite ilan etmek de kanımca faşizmin faklı bir derecesidir, ki bir önceki yazıda söz ettiğim ve eleştirdiğim bilim anlayışı böylesi otoriter bir bilim görüşü ve bu görüşün sahipleriydi.

Bilim, kendisine ait olan ve aslında hiç kimsenin ondan koparamayacağı belli açılardan çok da önemli bir "değer"e sahiptir. Bilim "hayat bulduğu" belli sınırlar içinde "özünde" çok da önemli olan bir işevi yerine getirir. Wittgenstein'nın dediği gibi bilim bize dünyanın, evrenin bir resmini verir, olgular arasındaki ilişkileri açıklar vs. Ancak konu edindiği şey itibarıyla kaçınılmaz olarak sınırlanmış olan bilimin uzanamayacağı alanlar vardır.Tam da bu noktada çok önemli olan sorun ortaya çıkar. Bilim bu uzanamadığı alanı ya yok saymaktadır, yani onu mistik, anlamsız, boş safsata olarak değerlendirip adeta çöpe atıp değerden düşürmektedir. Dahası bunu kabul etmeyenleri "geri kafalı" olarak da damgalamaktadır. Ya da ikinci bir yol olarak bilim bu uzanamadığı alanı, bilimsellleştirmeye gitmek yoluyla onun doğasını çarpıtmaktadır. Etiğin bilimselleştirilmeye çalışılması bunun en iyi örneğidir. Bilimin; iyi, kötü, adalet, hak, hukuk üzerine dolayısıyla da insanın yaşam alanını teşkil eden bu gibi kavramlara yönelik her hangi bir yargısı olamaz. Oysa bu olgu gözetilmeden, bilim; hayatımızla ilgili neyin doğru neyin yanlış olduğunu belirleyecek bir yargıç olarak durmadan karşımıza çıkarılır. Ancak unutulan gerçek şudur ki bilim doğası gereği bu alana yabancı kalmak durumundadır. Oysa bilimi her an hayatımızın her mecrasına sokmaya çalışan düşünce bu gerçeğin niyese farkında olmak istemez.

Her iki durumda da bilimi adeta bir diktatör rolüne sokan zihniyet, ya öteki olanı dışlar ve onun meşruluğunu tamımıyla yok sayar ya da öteki olanın faklılığını kendi "bilimselliğinde" eritir. Sonuç olarak artık bilimden faklı olan bir yaklaşım, bakış kalmamıştır ortada. İşte açıkçası katlanamadığım düşünce şekli budur. Katlanamadığım bilimin kendisi değil, katlanamadığım bilimi faşist bir kılığa sokan zihniyettir. Yoksa bilimin kendi içinde çok değerli bir misyonu yerine getirdiğini düşünmekteyim.

Yukarıdaki paragrafta bilim yerine din kelimesi de yazılabilir, arada bir fark olduğunu düşünmüyorum. Hatta dinin bu anlamda çok daha tehlikeli bir silaha dönüştüğünü de söyleyebilirim.

Ötekini yadsıyan, farklılığı onaylamayan ve her şeyin otoritesi olmaya niyetlenen zihniyet yaşamın çok boyutluğunu hiç farketmeden avuçlarının arasından yitirip gitmektedir. Oysa hem bilim, hem felsefe, hem metafizik hem de mistik düşünce, adı ne olursa olsun her yaklaşım, birbirinden çok şey öğrenebilir. Çünkü bu yaklaşımların her biri bizim bir yanımızla, dolayısıyla yaşamımızın bir yanıyla da ilgilidir. Birinde takılıp kalmak dünyaya, insana ve yaşama sadece tek bir açıdan bakmayı zorlar bizleri, oysa insanın ve yaşamın özünde ne olduğunu anlamak için neredeyse sonsuz sayıda bakış açısına, düşünceye, anlayışa ihtiyaç duymaktayız...

Bu anlamda olabildiğince her tür yaklaşıma sahip çıkılması gerektiğini, ya da en azından her yaklaşımın anlaşılmayı hakkettiğini düşünüyorum. Unutulmasın ki ne bilim ne felsefe, ne de başka bir faaliyet yukarıda vurgulanmak istenen hoş görü ve karşılıklı anlama çabası olmadan ortaya çıkamazdı...

20 Şubat 2009 Cuma

Hayat ve Bilim İlişkisi











Wittgenstein'ın, Tractatus Logico-Philosophicus adlı eserinde geçen şu sözü bence bilim ile hayatımızda olup bitenler arasındaki ilişkiyi çok güzel bir şekilde özetlemektedir:


6.52 "Bütün mümkün bilimsel sorular cevaplandığında bile, biz yaşamla ilgili sorunlara hiç bir şekilde dokunulmadığını hissederiz." O halde, elbette geride sorulacak bir soru kalmamıştır ve bu durum cevabın kendisidir."

6.52 "We feel that even when all possible scientific questions have been answered, the problems of life remain completely untouched. Of course there are then no questions left, and this itself is the answer."


Bilimsel bir çağda yaşıyoruz ama en temel olan soru hala sorulmayı beklemektedir, yaşam denilen şey özünde nedir ? Bilimsel bilgimiz durmadan her an artmaktadır, evrenin "sırları" her günle birlikte biraz daha çözülmektedir. Bilimsel gelişmeler adeta baş döndürücü bir hızda devam etmektedir. Tam anlamıyla bilimsel bir çağda yaşıyoruz, her şeyin ölçüsü olarak gösterilen bilim neredeyse tek otorite ilan edilmiştir. Bilimsel çağın doruklarına oldukça yakınız, işte bu yüzden de çoğu kişi aydınlık bir çağda yaşadığımızı düşünmektedir. Ama sakın sırf da bu sebepten dolayı, şu an insanoğlu en karanlık çağını yaşıyor olmasın ? Sorulmaya değer bir soru bence..

28 Ocak 2009 Çarşamba

Yaşam

Yaşam her zaman, en derininde duyumsadığın fakat hiç bir şekilde dile getiremediğindir... Onun ne olduğunu söylemek için onun dışına çıkman gerekir, bu da ancak ölümle mümkün olur... Belki de bu yüzden yaşamın ne olduğunu bize en hakiki biçimde ölümün kendisi gösterir...Çünkü ölüm yaşamın sonu olduğu gibi, sınırıdır da.... Ölümle yüzyüze geldiğinde yaşama sınırdan bakarsın ve onun ne olabileceğine dair en gerçek kavrayışa ulaşırsın...

22 Ocak 2009 Perşembe

Özgürlük



"Eğer havaya fırlatılmış bir taşın bilinci olsaydı, o kendi özgür iradesiyle uçtuğunu hayal ederdi. "
Baruch Spinoza