28 Şubat 2009 Cumartesi

Hayat, Bilim ve saire...

Önceki yazıda dile getirdiklerimin, bir bilim düşmanlığı ve mistisizm savunusu gibi görünmesi ihtimaline istinaden açıklayıcı olacağını umduğum bir kaç satır yazmak istiyorum.

Dünyada tanrısallaştırılmış ve adeta bir mit haline getirilmiş her düşüncenin yararsız, dahası zararlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü böylesi bir yaklaşımın olan bitene, dahası hayata daima sadece tek bir açıdan bakmayı gerektirdiği ve bu yüzden de tam anlamıyla düşünsel bir faşizme yol açtığı kanısındayım. Her şeyi dinle açıklamak ve geri kalan her şeyi dine tabi kılmak faşistçe bir düşüncedir. Aynı şekilde her şeyi bilimin eline bırakmak ve onu her şey için tek otorite ilan etmek de kanımca faşizmin faklı bir derecesidir, ki bir önceki yazıda söz ettiğim ve eleştirdiğim bilim anlayışı böylesi otoriter bir bilim görüşü ve bu görüşün sahipleriydi.

Bilim, kendisine ait olan ve aslında hiç kimsenin ondan koparamayacağı belli açılardan çok da önemli bir "değer"e sahiptir. Bilim "hayat bulduğu" belli sınırlar içinde "özünde" çok da önemli olan bir işevi yerine getirir. Wittgenstein'nın dediği gibi bilim bize dünyanın, evrenin bir resmini verir, olgular arasındaki ilişkileri açıklar vs. Ancak konu edindiği şey itibarıyla kaçınılmaz olarak sınırlanmış olan bilimin uzanamayacağı alanlar vardır.Tam da bu noktada çok önemli olan sorun ortaya çıkar. Bilim bu uzanamadığı alanı ya yok saymaktadır, yani onu mistik, anlamsız, boş safsata olarak değerlendirip adeta çöpe atıp değerden düşürmektedir. Dahası bunu kabul etmeyenleri "geri kafalı" olarak da damgalamaktadır. Ya da ikinci bir yol olarak bilim bu uzanamadığı alanı, bilimsellleştirmeye gitmek yoluyla onun doğasını çarpıtmaktadır. Etiğin bilimselleştirilmeye çalışılması bunun en iyi örneğidir. Bilimin; iyi, kötü, adalet, hak, hukuk üzerine dolayısıyla da insanın yaşam alanını teşkil eden bu gibi kavramlara yönelik her hangi bir yargısı olamaz. Oysa bu olgu gözetilmeden, bilim; hayatımızla ilgili neyin doğru neyin yanlış olduğunu belirleyecek bir yargıç olarak durmadan karşımıza çıkarılır. Ancak unutulan gerçek şudur ki bilim doğası gereği bu alana yabancı kalmak durumundadır. Oysa bilimi her an hayatımızın her mecrasına sokmaya çalışan düşünce bu gerçeğin niyese farkında olmak istemez.

Her iki durumda da bilimi adeta bir diktatör rolüne sokan zihniyet, ya öteki olanı dışlar ve onun meşruluğunu tamımıyla yok sayar ya da öteki olanın faklılığını kendi "bilimselliğinde" eritir. Sonuç olarak artık bilimden faklı olan bir yaklaşım, bakış kalmamıştır ortada. İşte açıkçası katlanamadığım düşünce şekli budur. Katlanamadığım bilimin kendisi değil, katlanamadığım bilimi faşist bir kılığa sokan zihniyettir. Yoksa bilimin kendi içinde çok değerli bir misyonu yerine getirdiğini düşünmekteyim.

Yukarıdaki paragrafta bilim yerine din kelimesi de yazılabilir, arada bir fark olduğunu düşünmüyorum. Hatta dinin bu anlamda çok daha tehlikeli bir silaha dönüştüğünü de söyleyebilirim.

Ötekini yadsıyan, farklılığı onaylamayan ve her şeyin otoritesi olmaya niyetlenen zihniyet yaşamın çok boyutluğunu hiç farketmeden avuçlarının arasından yitirip gitmektedir. Oysa hem bilim, hem felsefe, hem metafizik hem de mistik düşünce, adı ne olursa olsun her yaklaşım, birbirinden çok şey öğrenebilir. Çünkü bu yaklaşımların her biri bizim bir yanımızla, dolayısıyla yaşamımızın bir yanıyla da ilgilidir. Birinde takılıp kalmak dünyaya, insana ve yaşama sadece tek bir açıdan bakmayı zorlar bizleri, oysa insanın ve yaşamın özünde ne olduğunu anlamak için neredeyse sonsuz sayıda bakış açısına, düşünceye, anlayışa ihtiyaç duymaktayız...

Bu anlamda olabildiğince her tür yaklaşıma sahip çıkılması gerektiğini, ya da en azından her yaklaşımın anlaşılmayı hakkettiğini düşünüyorum. Unutulmasın ki ne bilim ne felsefe, ne de başka bir faaliyet yukarıda vurgulanmak istenen hoş görü ve karşılıklı anlama çabası olmadan ortaya çıkamazdı...

20 Şubat 2009 Cuma

Hayat ve Bilim İlişkisi











Wittgenstein'ın, Tractatus Logico-Philosophicus adlı eserinde geçen şu sözü bence bilim ile hayatımızda olup bitenler arasındaki ilişkiyi çok güzel bir şekilde özetlemektedir:


6.52 "Bütün mümkün bilimsel sorular cevaplandığında bile, biz yaşamla ilgili sorunlara hiç bir şekilde dokunulmadığını hissederiz." O halde, elbette geride sorulacak bir soru kalmamıştır ve bu durum cevabın kendisidir."

6.52 "We feel that even when all possible scientific questions have been answered, the problems of life remain completely untouched. Of course there are then no questions left, and this itself is the answer."


Bilimsel bir çağda yaşıyoruz ama en temel olan soru hala sorulmayı beklemektedir, yaşam denilen şey özünde nedir ? Bilimsel bilgimiz durmadan her an artmaktadır, evrenin "sırları" her günle birlikte biraz daha çözülmektedir. Bilimsel gelişmeler adeta baş döndürücü bir hızda devam etmektedir. Tam anlamıyla bilimsel bir çağda yaşıyoruz, her şeyin ölçüsü olarak gösterilen bilim neredeyse tek otorite ilan edilmiştir. Bilimsel çağın doruklarına oldukça yakınız, işte bu yüzden de çoğu kişi aydınlık bir çağda yaşadığımızı düşünmektedir. Ama sakın sırf da bu sebepten dolayı, şu an insanoğlu en karanlık çağını yaşıyor olmasın ? Sorulmaya değer bir soru bence..