28 Aralık 2008 Pazar

Sonbahar...



Sonbahar... Film zaten ismiyle ne anlattığını daha ilk bakışta belli ediyor. Sonbahar hem Karadenizin sonbaharını hem de genç bir adamın hayatındaki sonbaharı anlatıyor. Kaharamanımız Yusuf'un birkaç ay ömrü kalmıştır, köyüne döner ve orda ölümü beklemeye başlar. .. Siyasi bir mahkumdur Yusuf ve hapiste geçerdiği günler ciğerlerinin iflasına yol açmıştır ve böylece tahliye edilir. Son bir kaç ayını nasıl geçirir insan? Yönetmen "felsefe yapmadan" bu durumlarda çokça kullanılan kendiyle hesplaşma diyaloglarına başvurmadan sadece doğanın gücünü kullanarak Yusuf'un iç dünyasına ulaşma fırsatı verir bizlere. Günden güne soğuyan hava, bardaktan boşalırcasına yağan yağmur, her gün biraz daha pus içinde kalan köy, ve deli gibi kıyıya vuran dev dalgalar adeta Yusuf'un içinde olup bitenleri gösterir bize.


Bir kaç ay ömrü kalmıştır Yusuf'un, aslında yapacak bir şeyi yoktur, son kaçınılmazdır ama yine de bir şekilde yaşamaya çalışır. Aşık olur, arkadaşlık kurar, öğretmenlik yapar, annesinin evladı olur. Bunları yapmasına yapar ama ölümün gölgesinde hepsi için artık çok geç olduğunu anlar. Ne sevdiği insanla sağlıklı bir iletişim kurabilir, ne arkadaşlığını gösterebilir ne de tam anlamıyla ders vermek istediği çocuğa öğretmen olabilir. Hiç birisini başaramaz Yusuf, yarım kalmışlık ve çaresizlik, yapamama duygusu her geçen dakikayla birlikte daha da sarar kendisini. Ama derin bir kabullenmişik de filmde fazlasıyla göze çarpıyor, Yusuf'un pek isyan ettiğini görmüyoruz (attığı ufak çığılık haricinde), içinde fırtınalar kopsa da filmin sonuna doğru dalgalara karşı dimdik durabilmiştir Yusuf, tıpkı hayata karşı durabildiği gibi.


Çok diyalog yok filmde, daha çok doğa konuşturulmuş... Yusuf'un hissetiklerini, yaptığı şeylerden değil, daha çok yapamadıklarından anlıyoruz çoğu zaman... Müzikler harika kullanılmış.... Söylenecek çok şey var ama her şeyden çok mutlaka izlenmeli


Hiç yorum yok: