28 Nisan 2013 Pazar

İçimdeki Çöl

İnsan, kendisine en uzak olan varlık olmakla kalmıyor, o aynı zamanda "kendisini" kendi varlığına hapseden  de bir canlıya dönüşüyor. Bu iki ayrı gibi görünen olgu aynı anda nasıl mümkün olabilir diye sormadan edemiyor insan.  Belki de bu iki zıt olgu, beklenmeyecek ve insanı şaşırtacak şekilde birbirini doğuruyor, birbirine sebep oluyordur. Nasıl? Kendi bedenimden, varlığımdan dışarı çıkamadığım için, kendimi dışarıdan görüp bir nesne gibi inceleyemiyorum, ve tam da bu yüzden "kendimi", kendime en uzak varlık olmaya mahkum ediyorum. İnsan ancak zihninde nesneleştirebildiği bir şeyi uygun bir şekilde dile dökebilir. Oysa "ben" hiç bir zaman kendimden ayrılmıyorsam, ve dahası zaten düşünmenin kendisi bile "ben"sem eğer, nasıl olup ta bu "ben"e ilişkin bir şey dile getirebilirim?
Kendimiz ile aramıza bir mesafe (bilgi edinebilecek kadar bir mesafe) koyamadığımız için, "kendimiz" bizim için bir muammaya dönüşüyor. Kendimize o kadar yakınız ki, ona ilişkin bir şey söyleyemez oluyoruz. İnsanın kendisine ilişkin cahiliyeti, o hade aynı zamanda "ben-merkezli" bir varlık olmasından kaynaklanıyor.  O halde denilebilir ki, sanılanın aksine "ben"cil olmamız bize faydadan çok, zararı dokunan bir tutuma işaret ediyor.  Bir yandan kendimizi hapsediyoruz kendi varlığımıza, fakat tam da bu sebepten dolayı hapsettiğimiz şeyin "ne olduğuna" ilişkin hiç bir fikrimiz olamıyor.
Belki de bu yüzden, kim olduğumuzu söylemeleri için başka insanlara ihtiyaç duyuyoruz . Belki de "dost" kavramı tam da bu gerçeğe işaret ediyordur? Çünkü sadece bir "dost" seni gerçekten görebilecek bir "mesafeden" bakar. Ne çok "yakın" ne de çok "uzak".
Dahası sadece bu değil, insanın empati gücü ne derecede yüksek olursa ve insan kendisini  ne derecede başkasının yerine koyabilirse ve bunun neticesinde kendisine ne derecede "o başkasının" gözleri ile bakabilirse, işte o derecede kendisinin nasıl bir şey olduğunu anlayabilir, nasıl bir şeye benzediğini görebilir. Bu anlamda insan kendisini başkasının yerine koyuyorsa, aslında başkasına değil kendisine bir iyilik yapıyordur. Ancak başka bir perspektif bana kendi sınırlarımı, önyargılarımı gösterebilir. Ben başkasının önyargılarını kolayca görebilirim ancak kendi önyargılarımı çoğu zaman  göremem. Çünkü bu önyargılar zaten düşünmemin temelinde yer alır. Daha doğrusu ben sadece bu önyargılar ile düşünebildiğim için, o üzerinde yükseldiğim önyargılara yabancı kalırım. İşte bu noktada öteki, bizim için elzem hale gelir. Ötekine ulaşmak, kendimize ulaşmaktır.
Bu yüzden kendinden ne derecede uzaklaşabilirsen,  kendini ne derecede dışarıya atabilirsen, kendine o kadar yaklaşabilirsin. Ve kendi dışına attığın her adım, aynı zamanda kendine doğru attığın bir adımdır bir bakıma...

Hiç yorum yok: